Anlatırlar ki; Zeliha, Yusuf‘u zindana attırdığı vakit onun ayrılığıyla ardından yanıp yakılmaya başlamış. Hem kendisinden ayırmış, hem hasretini çeker olmuş. Bu yüzden zaman zaman zindanı ziyarete gider, “Hükümlüm kaçmış olmasın!” diye kontrol eder, ama içten hasret giderirmiş. Eğer Yusuf’u uyurken bulursa hücresinin önünda bekler, seyreder, uyanık bulursa azarlar, böylece yüzüne bakarmış. Nihayet bir keresinde sesini de çok özlediğini fark etmiş ve bir köle çağırıp, “Hemen şimdi, Yusuf’u yere yık, adanakıllı kamçıla! Öyle vur ki ta uzaktan ah ettiğini duyayım.” demiş. Köle emre itaate niyetlendiyse de Yusuf’un güzel yüzünü görünce kıyamamış. Hücrede bir post var imiş, onu yere sermiş ve başlamış vuramaya. Kölenin her kamçısında Yusuf mahsustan feryad etmekte, çığlık atmaktaymış. Zeliha ise bağırmaya devamda:
“Daha hızlı vur, adamakıllı vur!”
Nihayet köle Yusuf’a yalvarmış:
“A güneş yüzlü, Zeliha gelir de sırtında kamçı izi göremezse şüphesiz beni öldürür. Omzunu aç, dişini sık, bir kerecik olsun kamçıya dayan!”
Yusuf elbisesini sıyırmış. Köle öyle bir vuruşla vurmuş ki Yusuf yere kapaklanmış. Zeliha, bu sefer Yusuf’un ah edişini duyar duymaz bağırmış:
“Yeteeer!..”
Kıssadan hisse….
Popularity: 1% [?]
Her görenin aşık olduğu, uğrunda aklını kaybettiği bir kız vardı. Yanağı kafur gibi bembeyaz, saçları misk gibi simsiyah. Şeker, onun dudağının lezzetini bilseydi, erir yok olurdu. Bu dilber bahçelerde gezinirken oralardan bir derviş geçti. Bir ekmekçinin acıyıp verdiği yarım somunu tutuyordu elinde. O ay yüzlüyü görünce ekmeği elinden düşürüverdi. Kız bu hale gülüp geçmişti ama o gülüş, dervişin bedenindeki yarım canıı da yere çaldı. O andan itibaren ne gecesi, ne gündüzü kaldı dervişin. Tam yedi yıl yanıp yıkıldı, ağlayıp inledi. Kızın mahallesinden hiç ayrılmadı, evinin çevresinde dönüp durdu. Yoksulun bu hali kızın akrabalarını rahatsız etti ve bir gece sessizce ortadan kaldırmayı düşündüler. O dilber biraz insaflıydı, gizlice yoksul dervişi çağırıp “Git buralardan,” dedi, “elde edemeyeceğin bir şey için kapımda bekleme. Canına kast edecekler, durma kaç.” O zaman derviş ağladı ve ilk kez içini döktü kıza:
“Bencileyin bin aşıkın canı senin cemaline feda olsun. Ben canımı seni ilk gördüğüm an kaybetmiştim, şimdi bir can için seni terk eder miyim sanıyorsun? Yanlız meraktayım, madem bana hiç acımayacaktın, neden o zaman gülmüştün!”
“Ah ahmak derviş,” dedi kız, “a hünersiz zavallı, sen hiç kendine bakıyor musun, gülünecek bir suratın var, insan sana bakınca elbette gülesi geliyor.”
“Aşk,” diye karşılık verdi derviş, “aşk, sevilen için bir hiç ise de, seven için heptir. Eğer, ey güzel, sana gücenme gücüm olsaydı, bu duyduklarım için gücenirdim. Amma bunun için aşkımdan geçecek değilim!”
Derviş yedi gece daha oralarda dolandı, sonra onu hiç kimsecikler bir daha görmedi…
İskender Pala’nın Katre-i Matem adlı romanından bir hikaye…
Popularity: 1% [?]
Alıntı : Anonimdir!
Çok güzel bir hikaye. Okumanız tavsiye edilir!
Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde Nalıncı Memi Dede’den şöyle söz eder:
Nalıncı Memi Dede, Bergamalı’dır. Unkapanı Araplar Camii karşısında bir dükkanda nalıncılık yapar. Ölümünden sonra da bu dükkan, nalıncılık işinden başka bir iş kullanılamaz. Abdi Çelebi, hayatında eline keser almadığı halde bu dükkana girince nasıl olduğunu anlayamadan usta bir nalıncı oluvermiştir. O tarihte Unkapanı’nda büyük bir yangın çıkar. Binalar ahşap olduğundan toptan yanar. Hatta benim evim de o yangında çok büyük zarar görmüştü. Ama Nalıncı Dede’nin dükkanı tahtadan yapılmış olduğu halde, ortada sapasağlam kalmış, herkesi şaşkına çevirmişti. Üstelik yangın sırasında Nalıncı Hüseyin dükkanda çalışmaktaydı. “Her taraf yanıyor, kaç da canını kurtar!” dediklerinde: “Burası, benim dedemin dükkanıdır. Beraber yanarım, yine çıkmam”, diyerek ateş içinde kalır. Gerçekten yangın biter ama bu dükkan yanmaz. Zamanla buranın değeri artar. Küpeli denilen bir Yahudi, dükkan sahibine birkaç akçe fazla vererek Hüseyin Çelebi’yi dükkandan attırır. Bir gün kepenkleri açarken dengesini kaybeder, başı üzerine düşerek ölür. Yani o dükkanı nalıncılık haricinde kullanmak hiç kimseye nasip olmaz. Anlatılır ki: Memi Dede, öldüğü gece Sultan III. Murad’ın rüyasına girer ve şöyle seslenir:
- “Cenaze namazımı Fatih Camii’nde kılmaya hazırlan. Beni evimde toprağa ver. Üzerime bir türbe, yanıma bir tekke ve bir çeşme yaptır. Dünyadan elli sene su içtim.”
Memi Dede, gerçekten evinin olduğu yere gömülür. Gereken yapılır. (Evliya Çelebi – Seyahatname’sinden)
Sultan III. Murad’ın rüyasından sona olanların ayrıntısını pek çoğunuz okumuşsunuzdur, ama biz önceden okumayanlar için bir kez daha yazalım. Neden bilmem, en çok sevdiğim hikayelerden biridir Nalıncı Memi Dede’nin hikeyesi…
Neyse, hikaye şöyle:
Sultan III. Murad Han yukarıda bahsedilen rüyayı gördüğü günün sabahı, bir anlam veremediği bu rüya dolayısıyla tuhaf bir hal içindedir. Vezir- i âzam Siyavuş Paşa padişahın bu halini görünce merak eder ve sorar: Meraklısı için yazının devamı.. »
Popularity: 1% [?]
Çok güzel bir hikaye demek yanlış olur, çok acıklı bir hikaye!
Genç kız gönlünü bir deniz astsubayına kaptırmış.Sevgililerin en büyük sorunları deniz astsubayının mezun olup genç kıza evlenme teklif etmesiymiş.Okul biter deniz astsubayı Laraburnunda oturan kıza gider.Biraz buruktur.Kız biraz huylanır acaba benden ayrılacakmı diye içinden geçirir.Çocuğun suratı donuktur.
-Ne oldu sevgilim bir şeymi var?
-Sevgilim,mezun oldum ama denizaltına verdiler.Biz denizciler ayda birkaç kez ayrılabiliyoruz bide şimdi denizin altındayız.Benden ayrılmak istersen anlayışla karşılarım.
-Ben seni bırakmam
-Böyle diyeceğini biliyordum der astsubay ve sevgilisine bir kitap ve el feneri verir.
Genç kız:
-Bu kitap ne bu fener niye?
-Bak sevgilim bu kitap mors alfabesi kitabı buda fener.Eğer okumayı öğrenirsen seninle haberleşebiliriz.Her ay 2-3 defa Çanakkale’den su üstünden geçermişiz.
Bunun üzerine genç kız evde bu kitabı çalışıp mors alfabesini ezberler.Hatta günlüğünde bütün harçlığını pillere yatırdığını yazar.Babadan gizli annenin haberi var.
Genç ilk seferinde sevgilisini arar.
-Sevgilim cuma günü saat 23:00′da su üstünden geçeceğiz.Orda ol mesajını bekliyorum der ve kapatır.Sıra çoktur çünkü. Meraklısı için yazının devamı.. »
Popularity: 7% [?]
Aynı sokakta oturuyorduk. Her gün başka bir kızla gelirdi eve. Herkes onun hakkında farklı şeyler söylerdi. Fakat kimse gerçeği bilmezdi. Kirli sakalları vardı. Kahverengi gözlü, kumraldı. Meraklısı için yazının devamı.. »
Popularity: 1% [?]
Üniversiteli delikanlı Kolejli kıza bir voleybol maçında rastladı. Okul salonundaydı maç. Tribünsüz, minik bir salon.. Seyircilerle, oyuncular arasında, sahanın çizgisi vardı sadece.. O kadar yakındılar..
Delikanlı, bu tatlı, bu güzel, bu dünyalar şirini kızı ilk defa görüyordu takımda.. Hoşlandığını, fena halde hoşlandığını hissetti. Az sonra bir şeyi daha hissetti. Uzun zamandan beri maçı değil, o güzel kızı izlediğini.. Kız servis atarken hemen önünden geçti. Göz göze geldiler.. Kız gülümsedi.. Delikanlı, çok popülerdi o yıllarda..
Kız onu tanımış olmalıydı. Kim bilir, belki kız da ondan hoşlanmıştı.. Belki de delikanlı öyle olmasını istediği için ona öyle gelmişti.. Set değişip, takım karşıya gidince, delikanlıda yerini değiştirdi, o da karşıya gitti.. Üçüncü sette tekrar eski yerine döndü.. Kızda gidiş gelişleri fark etmişti galiba.. Bir defa daha gülümsedi. Manidar..
“Anladım” der gibi bir gülümseyişti bu.. Delikanlı o hafta boyu hep bu dünyalar şirini kızı düşündü.. Pazar günü, sabahın köründe kalktı, erkenden oynanacak maçı, ne maçı canım, o dünyalar şirini kızı görmek için.. Delikanlı artık kızın hiçbir maçını kaçırmıyordu.. Meraklısı için yazının devamı.. »
Popularity: 1% [?]