Cihat AŞKIN – Erkan OGUR’un muhteşem soloları…
Popularity: 2% [?]
“Nefes, enfes bir film!” sloganıyla başlamak istiyorum yazıma…
“Açılım, Eve dönüş, Şehitlerimiz…” gibi konuların gündemde olduğu, milletçe milliyetçi duygularımızın ayyuka çıktığı şu günlerde; duygularımızı körükleyici, terör konusunda bizleri daha da bilinçlendirici enfes bir film “Nefes: Vatan Sağolsun”
Gazetelerin 3. sayfalarında okuduğumuz veya haberlerde sadece 45 saniye yer verilen Şehit haberliriyle şait olmuşuzdur çoğumuz; yerle yeksan olmuş, yıkılmış şehit annelerinin, babalarının, eşlerinin, çocuklarının feryatlarına; biz yataklarımızda rahat uyuyalım diye; uyumayan, kendi hayatlarında bile feragat edebilme cesaretine sahip 20.000 şehitimizin ardında bıraktıkları yürek yangınlarına. 3. tekil şahıs olarak biz onların yüreklerindeki acıyı hissedebilen olmuşuzdur; ama hiç bir zaman gerçekte o acıyı çeken olmamışızdır.

İşte bu filmi izlerken bu acının içene öyle bir giriyorsunuz ki; birden filmde oğlunuzu, babanızı, kardeşinizi, ağabeyinizi, arkadaşanızı, sevdiğinizi: 1993 yılında Güneydoğu’da Irak sınırına yakın bir ilçedeki komando tugayında bulunan ve 2365 metre yükseklikteki Karabal Tepesi’ndeki röle istasyonunu korumakla görevlendirilen bir yüzbaşı komutasındaki 40 askerden birisi olarak buluyorsunuz.
Buz gibi sulardan geçtiler, tepelere tırmanıp, yamaçlardan indiler… Güneşte kavruldular, iki gün iki gece… Ellerinde tüfekleri… Sırtlarında evleri… Yüreklerinde sevdikleriyle…
Sınır nedir, neresidir bilmezdi çoğu… Emir almadıkları, emir de vermedikleri bir hayattan, her şeyi emirle yaptıkları bir hayata geçtiklerinde sınırları da gördüler…
Mevzilerde beklediler… Korudukları telsizden analarıyla, babalarıyla, sevgilileriyle görüşebilmek için telefon sırası beklediler…
Kendilerini neyin beklediğini bilmeden günlerce, aylarca beklediler Karabal Tepe’de…
Popularity: 1% [?]
Roman, müzayededen alınan elyazması bir kitabın hikâyesi olarak başlıyor. Okurlar, bu elyazması kitabın açtığı kapıdan içeri giriyor, bir devre adını veren lalenin izinde İskender Pala’nın yarattığı etkileyici ve büyüleyici bir atmosferin içinde yol alıyor.
İstanbul bu romanda, karmaşası, heyecanı, isyanları, kalabalığı ile lalelere bürünüyor. Öyle ki lale sadece bir çiçek değil, bir yaşayış tarzı, estetik bir tavır, kültürel ve tarihsel bir birikim olarak İstanbul’u, hatta tüm Osmanlı’yı çevreliyor. İstanbul, doğal tüm güzelliklerinin, mimari şaheserlerinin tarihî debdebesi ile beraber lalezarlara, lale yarışlarına, lale şiirlerine bezeniyor; lalelerin şehri, renklerin şehri, yaprakların şehri haline dönüşüyor.
İskender Pala, Katre-i Matem’de usta kalemiyle lalelere bezediği İstanbul’da kavuşup doyulamayan, kavuşulamayıp yakan aşkların elemli ve Osmanlı hallerini de tüm ıstırap ve coşkularıyla anlatıyor. Sevdiğini, aşklarının ilk gecesinde kaybeden Şahin’in macerasını anlatan roman, bu kaybın ardındaki esrarı çözmek için külhanlara, tomruklara, lalezarlara ve hatta Osmanlı sarayına kadar gidiyor. İşte bu yolculuk, okuru hiç ummadığı yerlerde hiç ummadığı maceralarla karşılaştırıyor.
Cinayetlerin gölgesiyle giderek gizemli bir hal alan olaylar Lale Devrine nihayet veren Patrona Halil İsyanının yakıcı siyasal çalkantılarıyla birlikte çözülmeye başlıyor.
Kalemimi hokkaya bandırdığım şu anda –ki Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’yı canından; Sultan III. Ahmet’i de tahtından eden cehennemden nişan Eylül İhtilali’nin üzerinden henüz iki hafta geçti- şahit olduğum olayları yazıp yazmamakta kararsız sayılırım.
Bilemiyorum. Yazmak gerektiğini düşündüğüm şeyler bir bakıma devlete ait sırları ifşa etmek gibi bir ihanetin ağırlığını da vicdanıma yükleyecek. Öte yandan Şark’ın kutsal çiçeği laleye dair yorumlarda bulunacak ve belki şükufeciyan esnafını gücendirmiş de olacağım.
Ama birisi çıkıp yiğit Şehzade Ahmet’i, aşağılık isyancıların yaptıklarını, cennete benzeyen İstanbul’u ve Sadabat’ın laleye kattığı zarafeti anlatmazsa bu dahi tarihe ve şehre haksızlık sayılır.
Popularity: 1% [?]
Bu yazı alıntıdır ve ,kendimle bağdaştıramasam da, sitenin güncelliğini korumak için yayınlanmıştır!
Yokluğunun dayanılmaz olduğunu bin kere söyledim sana, anlamıyorsun. Oyun mu oynuyorsun yoksa başka hesapların mı var, neden gelmiyorsun? Bu mudur aşk, sevgilim? Varlığınla sevgiliyi yokluğa mahkum etmek midir aşk? Hesapların mı var yoksa, neyin peşindesin söylesene bana?
Bunca yıldan sonra, yaşanan tüm aşkların bıraktığı tortuyu sildiğini sanıyordum. Öyleyse niye bu kadar ağır yüreğim, niye taşıyamıyorum? Her gidenin yaptığı gibi sen de sana ait bir yara mı bırakacaksın yüreğimde? Ben aşkı mutlu kılmanın yollarını arıyorum. Ama sen… Uzak kaldıkça bana yavaş yavaş yok oluyorum, bitiyorum görmüyor musun?
Bazen, “Çek git” diyorum kendime, “Senin kadar sevmiyor işte, anla…” Ama değil, seviyorsun, gözlerin anlatıyor bunu. Sesin titriyor beni gördüğünde, ellerin terliyor. Paylaştığımız her şeyi sen de benim kadar güçlü duyumsuyorsun. Peki ne tutuyor seni söylesene? Bu aşkın büyüsüne kaptırmak için kendini ne bekliyorsun?
Aşkta akışa bırakmalı insan kendini. Her şeyi kontrol etmek aşkı yaşanmaz kılar. Bilmeyeceksin yarın ne olacağını. Sevgilinin kapına hangi sürprizlerle geleceğini bilmeyeceksin. “Acaba yarın neler yaşayacağız?” diye bir gün önceden merak edeceksin. Heyecan basacak bedenini, her an her şeye hazırlık olacaksın. Böyle yaşanmalı aşk, sürüklemeli ikimizi de. Başka duygularla karıştırma aşkı. Her duygunu kontrol altında tutabilirsin ama aşkı değil. Aşk olmuyor o zaman işte, yaşadığın başka bir şeye dönüşüyor. Adına ne dersen de; ama, aşkla en ufak benzer yanı yoktur o duygunun.
Öldürme aşkı sevgilim, ben gelecekten söz etmiyorum sana, “Bugün” diyorum, yarın, öbür gün olacaklarla bağlamıyorum aşkımı. Ya dorukta yaşamalısın aşkı, ya hiç bulaşmamaksın. Şimdi bir kezz daha dinle yüreğinin sesini ve söyle bana, aşk bu kadar yakınındayken, bu kadar içindeyken neden itiyorsun onu? Kendini inandır önce, sonra çık yola. Coşkuyu da, mutluluğu da aşkta bulacaksın. Bir de bana bak, yüzüme… Ölümden öte sevmenin ne demek olduğunu anlayacaksın…
Popularity: 1% [?]
Anlatırlar ki; Zeliha, Yusuf‘u zindana attırdığı vakit onun ayrılığıyla ardından yanıp yakılmaya başlamış. Hem kendisinden ayırmış, hem hasretini çeker olmuş. Bu yüzden zaman zaman zindanı ziyarete gider, “Hükümlüm kaçmış olmasın!” diye kontrol eder, ama içten hasret giderirmiş. Eğer Yusuf’u uyurken bulursa hücresinin önünda bekler, seyreder, uyanık bulursa azarlar, böylece yüzüne bakarmış. Nihayet bir keresinde sesini de çok özlediğini fark etmiş ve bir köle çağırıp, “Hemen şimdi, Yusuf’u yere yık, adanakıllı kamçıla! Öyle vur ki ta uzaktan ah ettiğini duyayım.” demiş. Köle emre itaate niyetlendiyse de Yusuf’un güzel yüzünü görünce kıyamamış. Hücrede bir post var imiş, onu yere sermiş ve başlamış vuramaya. Kölenin her kamçısında Yusuf mahsustan feryad etmekte, çığlık atmaktaymış. Zeliha ise bağırmaya devamda:
“Daha hızlı vur, adamakıllı vur!”
Nihayet köle Yusuf’a yalvarmış:
“A güneş yüzlü, Zeliha gelir de sırtında kamçı izi göremezse şüphesiz beni öldürür. Omzunu aç, dişini sık, bir kerecik olsun kamçıya dayan!”
Yusuf elbisesini sıyırmış. Köle öyle bir vuruşla vurmuş ki Yusuf yere kapaklanmış. Zeliha, bu sefer Yusuf’un ah edişini duyar duymaz bağırmış:
“Yeteeer!..”
Kıssadan hisse….
Popularity: 1% [?]
Ya zamanından çok erken gelirim
Dünyaya geldiğim gibi
Ya zamanından çok geç
Seni bu yaşta sevdiğim gibi.
Mutluluğa hep geç kalırım
Hep erken giderim mutsuzluğa
Ya herşey bitmiştir çoktan
Ya hiçbir şey başlamamış.
Öyle bir zamanına geldim ki yaşamın
Ölüme erken sevgiye geç
Yine gecikmişim bağışla sevgilim
Sevgiye on kala ölüme beş.
AZİZ NESİN
Popularity: 1% [?]
Her görenin aşık olduğu, uğrunda aklını kaybettiği bir kız vardı. Yanağı kafur gibi bembeyaz, saçları misk gibi simsiyah. Şeker, onun dudağının lezzetini bilseydi, erir yok olurdu. Bu dilber bahçelerde gezinirken oralardan bir derviş geçti. Bir ekmekçinin acıyıp verdiği yarım somunu tutuyordu elinde. O ay yüzlüyü görünce ekmeği elinden düşürüverdi. Kız bu hale gülüp geçmişti ama o gülüş, dervişin bedenindeki yarım canıı da yere çaldı. O andan itibaren ne gecesi, ne gündüzü kaldı dervişin. Tam yedi yıl yanıp yıkıldı, ağlayıp inledi. Kızın mahallesinden hiç ayrılmadı, evinin çevresinde dönüp durdu. Yoksulun bu hali kızın akrabalarını rahatsız etti ve bir gece sessizce ortadan kaldırmayı düşündüler. O dilber biraz insaflıydı, gizlice yoksul dervişi çağırıp “Git buralardan,” dedi, “elde edemeyeceğin bir şey için kapımda bekleme. Canına kast edecekler, durma kaç.” O zaman derviş ağladı ve ilk kez içini döktü kıza:
“Bencileyin bin aşıkın canı senin cemaline feda olsun. Ben canımı seni ilk gördüğüm an kaybetmiştim, şimdi bir can için seni terk eder miyim sanıyorsun? Yanlız meraktayım, madem bana hiç acımayacaktın, neden o zaman gülmüştün!”
“Ah ahmak derviş,” dedi kız, “a hünersiz zavallı, sen hiç kendine bakıyor musun, gülünecek bir suratın var, insan sana bakınca elbette gülesi geliyor.”
“Aşk,” diye karşılık verdi derviş, “aşk, sevilen için bir hiç ise de, seven için heptir. Eğer, ey güzel, sana gücenme gücüm olsaydı, bu duyduklarım için gücenirdim. Amma bunun için aşkımdan geçecek değilim!”
Derviş yedi gece daha oralarda dolandı, sonra onu hiç kimsecikler bir daha görmedi…
İskender Pala’nın Katre-i Matem adlı romanından bir hikaye…
Popularity: 1% [?]
Şimdiye kadar siteme-bloguma yazdığım yazıları hep geçmişte okuduklarımdan beslenerek yazıyormuşum galiba. Okumaya doyduğum zaman da yazma ihtiyaçı hissetmeye başlamıştım ve bu blogu açmıştım. Şimdi tekrar açıktım ve yazı yazasımın gelmediği şu günlerde; bu boşluğu doldurmak için bol bol okunmaya değer gördüğüm şeyleri okumaya çalışıyorum. Lakin burayı da güncel tutmak adına hoşuma giden yazıları, şiirleri, videoları vs. paylaşmaya devam edeceğim.
Bu günlerde oldukça popüler bir dizi olan “Aşk-ı Memnu” hakkında Bedirhan Gökçe’nin Habertürk sitesindeki bir yazısını sizinle paylaşmak istiyorum. Okumanızı tavsiye ederim; çünkü çok güzel noktalara değinilmiş yazıda….
Amerikan filmlerini izlediğinizde mutlaka bir sabah kahvaltısı sahnesine şahit olursunuz…
Ama nasıl keyifli bir sahne öyle…
Anne erkenden kalkmış, çocukları kahvaltı masasına oturtmuş, önünde mutfak önlüğü ile bir yandan ocağın üstündeki artık taşmaya başlayan su ısıtıcısına koşturur bir yandan da dönüp çocuklara “geç kalıyorsunuz” diyerek küçük olanın uykusuz nazlı haliyle ilgilenir, “kardeşine yardım et” diye seslenir ötekine…
Bu arada baba da yeni uyanmış ve pür neşe her önüne gelene takılmaktadır, hemen küçüğün kahvaltısıyla, ortancanın nazıyla, ergenlik çağındakinin de kaprisiyle ilgilenir.
En tatlı haliyle takılır anneye, anne de bir cilve yapar ve alelacele küçüğün eline yiyeceğini tutuşturup çantasını sırtına verdiği gibi artık gelmiş olan okul servisine doğru koştururlar hep birlikte…
Sonra anneyle baba bir harpten çıkmışcasına yığıldıkları masada kahvelerini içerken ergenlik çağındakinin sorunlarını konuşurlar ve öğretmeniyle konuşmanın doğru olacağına karar vererek baba işe, anne de öğleden sonra kiliseye uğrayıp ardından okula gitmeye karar verir. Ayrılırlar neşe içinde, sevinçle…
Bu sahne, birçoğunuzun gözünde sanırım canlanmıştır ve irdelerseniz bunun nasıl bir bilinçaltını doldurmak olduğunu görürsünüz…
Amerikalılar’da aile kavramı önemlidir özellikle Yahudilerde. Bu sebeple verilmek istenen kısaca şudur…
Madde 1: evli olanlar mutludur
Madde 2: evli ve çocuklu olanlar daha mutludur
Madde 3: hayatın kolaylaşmasında öğretmen ve kilise önemlidir…
Dünyanın dört bir tarafında ilgiyle izlenen amerikan filimleri dünyaya, hem amerikan alt kültürünü hem de kendi halkına, “böyle olursanız mutlu olursunuz”un bilincini yerleştirir.
Şimdi bizdeki dizileri bir gözünüzün önüne getirin ve Aşk-ı Memnu adlı diziye dikkat edin… Meraklısı için yazının devamı.. »
Popularity: 1% [?]